|
 |
![]() |
 |
|
|
|
|
-
|
|
|
-
|
Selçuk Üniversitesi
Öğrenci Psikolojik Danışma Merkezi
Adresler:
Meram Sağlık Merkezi Tel:(332)
3238220-415
E-posta
KampüsSağlık
Merkezi Tel:(332) 241004-1126
E-posta
|
|
|
|
-
|
|
|
|
 |
![]() |
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|
1.Psikolojik Danışma ve Rehberlik Nedir?
2.Verimli Ders Çalışma
3.Stres ve Başa çıkma
4.Sınav Kaygısıyla Başa Çıkma
5.Kişiler Arası İletişim
|
Kişilerarası İletişimin Temel Özellikleri
Algı,
Bir İhtiyaç Olarak Kişilerarası İletişim
Kişilerarası Algının İletişimdeki Yeri
Stereo Tipler
Kişilerarası İletişimde Dilin Kullanımı
Sözel İletişimde Dinlemenin Önemi
Kişilerarası İletişimde Engel Yaratan
Savunmacı Tutum Ve Bu Tutumu Arttıran Yaklaşım Biçimleri
Savunmacı Tutumu Artıran Yaklaşım
Biçimleri
Yakın ilişkilerde kişilerarası iletişim
|
|
|
- 5.
KİŞİLERARASI İLETİŞİM
- İnsan yaşamını gözden
geçirdiğimizde, kişiler arası ilişkilerin hem sıkıntılarda, hem de
mutluluklarda çok büyük bir yer kapladığını görüyoruz. Sanata, edebiyata konu
olan ve günlük hayatımızı da önemli ölçüde etkileyen sevgi, aşk, öfke, zafer
duygusu, kayıp acısı, utanma, intikam duygusu gibi duygular, diğer kişilerle
olan ilişkilerimiz sonucunda uyanan duygulardır. Aslında insan yaşamının
kendisi kişiler arası ilişkiler üzerine kurulmuştur. Yaşam içinde kişiyi en
fazla etkileyen olaylara baktığımızda da karşımıza, kişiler arası ilişkilerin
belli biçimler almasıyla gelişen olaylar çıkmaktadır: Evlilik, doğum, iş
hayatının başlaması ya da bitmesi, boşanma, kavga, cinayet, savaş vb.. Yalnız
olduğunuzda bile, diğer insanları duygu, düşünce ve hayallerinize konuk
edersiniz. Kişilerarası ilişkilerin egemenliğini sürdürdüğü bir dünyada da
elbette sorunların birçoğunun kaynaklandığı ya da yuvalandığı yerler
ilişkilerdir.
-
Bugüne dek birçok araştırmacı, kuramcı ve yazar bu konuyu farklı boyutlarıyla
ele almıştır. Bu kitapçığın yazılış amacı ise, kişilerarası ilişkilerin temeli
olan ve bir çok soruna zemin oluşturan kişilerarası iletişim konusunu
genel bir çerçeve içinde tanıtmak, iletişimi olumlu ve olumsuz etkileyen
faktörler üzerinde durmak ve sağlıklı iletişimi hızlandıran davranışlar
konusunda ipuçları vermektir.
-
İletişim doğrusal (tek yönlü) değil, dairesel bir süreçtir. Kişilerarası
iletişimde verilen herhangi bir mesaj, bu mesajı alan kişi tarafından belli bir
biçimde algılanır ve bu algı sonucunda ortaya olumlu ya da olumsuz bir tepki
çıkar. Buna kişilerarası geribildirim diyoruz. Örneğin, arkadaşınızın
sizi aramamasına kırıldığınızı hisseder, bu duygunuzu ona söylerseniz,
arkadaşınıza o davranışının sizi nasıl etkilediği konusunda bir geribildirim
vermiş olursunuz. Ya da hoşunuza giden bir armağan aldığınızda, bu olumlu
duyguyu armağanı veren kişiye iletirseniz, ona olumlu bir geribildirim vermiş
olursunuz. Geribildirim olumlu da olsa olumsuz da olsa, mesajı gönderen
kişinin, mesajın nasıl algılandığını ve bu algının duygu, düşünce ve davranış
düzeylerinde ne gibi etkiler yaptığını görmesi açısından önemlidir.
- Eğer bir iletişim durumu söz konusu ise, burada mesajı verenin davranışı, mesajı
alanın davranışından bağımsız olamaz. Bütün iletişim durumlarında veren ve alan
arasında bir etkileşim söz konusudur. Kendinizi sınıfta bir sunuş
yaparken hayal edin. Orada, dinleyicilerle sizin aranızda çift yönlü bir mesaj
alışverişi yaşanır. Dinleyicilerden aldığınız geribildirimler sizde belli
etkiler yaratır. Örneğin, bazılarının gözlerinin kapandığını ya da kendi
aralarında konuşmaya başladıklarını görürseniz, bu onların sıkıldıkları
mesajını veren olumsuz bir geribildirim olur. Aldığınız bu geribildirim sizin
duygu ve düşüncelerinizi etkileyerek davranışlarınızda bazı değişiklikler
ortaya çıkarır. Ya siz de canlılığınızı yitirirsiniz, ya da dinleyicilerin
dikkatini kazanmak için anlatımınızı cazip hale getirmeye çalışırsınız. Sizin
davranışlarınızdaki değişiklik de dinleyiciler için yeni bir mesaj oluşturarak
onların duygu, düşünce ve davranışlarında yeni etkiler yaratır. Görüldüğü gibi
dairesel mesaj alışverişi, iletişimi durağan değil dinamik bir süreç haline
getirmektedir. Bu süreç içinde siz de dinleyiciler de hem mesaj alan hem de
veren rolündesinizdir. Kişi bu rolü üstlendiği bütün durumlarda iletişim süreci
içindeki diğer kişi ya da kişileri etkileme potansiyelini de taşır. Kuşkusuz
kişiler dışında iletişimi etkileyen başka unsurlar da vardır (kültür, ilişkinin
türü ve roller, mevsim, yer, hava durumu v.s.) Ancak burada ele alacağımız
etkiler kişilerin kontrolü altında olan davranışsal etkilerdir.
- KİŞİLERARASI İLETİŞİMİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
- 1- İki insan biraraya geldiği ve birbirlerini farkettikleri anda kişilerarası
iletişim kaçınılmaz olur.
- Bu, kişilerarası iletişimin en temel ilkesidir. Bir karşılaşma sürecinde,
kişiler birbirlerinin varlığının farkında iseler, bütün davranışlar bir mesaj
değeri içerir ve iletişim yaşanır. Sözcükler de iletişim potansiyeli içerir,
sessizlik de. Harekette de bunu görebilirsiniz, hareketsizlikte de. Konuşma
olmaması ya da diğer kişiyi/kişileri görmezlikten gelmek iletişim olmadığı
anlamına gelmez. Örneğin, bir otobüs yolculuğunda, yanınızda oturan kişiye arkanızı
dönerek ve hiç konuşmayarak onunla iletişime girmediğinizi düşünebilirsiniz.
Oysa orada, o kişiye sessiz bir mesaj vermektesiniz: "Şu anda sizinle
konuşmak istemiyorum". Aynı şekilde kişiler arasındaki dargınlık da
iletişimin bittiğini göstermez. Kişiler, dargın oldukları süre boyunca
birbirlerine kızgın oldukları ve konuşmak istemedikleri mesajını verirler.
- Birbirimizin farkında olduğumuz sürece iletişim kurmamak söz konusu değildir.
Konuşmayı reddetmek de bir iletişim mesajıdır ve önemli bir mesajdır.
- 2- Kişilerarası iletişimde hem içerik, hem de süreç vardır.
- Kişilerarası iletişimde sözel mesaj alışverişleri sırasında mesajların
sözcüklerle sınırlanan bölümüne içerik adını veriyoruz. Ancak iletişimde
sözcükler kadar, ses tonu, beden duruşu, mimikler ve jestler de önemlidir.
İletişimin sözel olmayan unsurları, sözcüklerin vermediği ya da vermek
istemediği mesajları verebilir. Sözel iletişim sırasında verilen mesajın
sözcüklerle sınırlı içeriğinin ötesinde verilen diğer mesajlara da süreç
diyoruz. Süreç, söze dökülmeyen alt mesajın nasıl bir mesaj olduğunu gösterir.
Örneğin, "saat kaç" sorusunu ele alalım. Bu basit görünen soru,
farklı durumlarda ve farklı biçimlerde sorulduğunda birbirinden farklı mesajlar
verebilir. Bu mesajları içerik ve süreç açısından inceleyebiliriz:
- DURUM 1
Sokakta tanımadığınız birisi "saat kaç?" sorusunu soruyor
İçerik: Saat kaç?
Süreç: Saati öğrenmek istiyorum.
- DURUM 2
Patron, sabah işe geciken sekreterine "saat kaç?" sorusunu soruyor
İçerik: Saat kaç?
Süreç: Geç kaldığın için sana kızgınım.
- DURUM 3
Patron, sekreterine günün herhangi bir saatinde "saat kaç?" sorusunu
soruyor.
İçerik: Saat kaç?
Süreç: Saati öğrenmek istiyorum.
- Örneklerde de görüldüğü gibi, aynı içerik farklı zaman ve durumlarda farklı
mesajlar verebilmektedir. Kişilerarası iletişimde birbirimize verdiğimiz
mesajlar yalnızca sözcüklerin anlamıyla sınırlı kalmayıp, sözel olmayan diğer
iletişim yollarıyla zenginleştirilir. Herhangi birşeyi söylemek için seçilen
zaman, kullanılan ifade, ses tonu, mimikler gibi sözel olmayan ifade araçları,
verilen mesajın, mesajı alan kişi tarafından belli biçimlerde algılanmasına ve
yorumlanmasına yol açar. Bunlar, mesajın içeriği hakkında verilen bilgilerdir.
Öyleyse iletişimde süreç en az içerik kadar, hatta bazen daha da önemlidir.
İletişim sırasında karşımızdaki kişi, ne söylediğimize olduğu kadar, onu nasıl
söylediğimize de bir tepki verir. Genellikle de ikincisine.... Çünkü süreç,
söylenenlerin neden söylendiğine ilişkin ipuçları verir. İnsanların da daha
duyarlı oldukları boyut budur. Bu nedenle söylediklerimizi nasıl söylediğimize
ve karşımızdaki kişinin bu mesajı nasıl algıladığını gösteren ipuçlarına dikkat
etmek sağlıklı iletişimin önemli ayrıntılarındandır. Eğer iletişimde süreç ve
içerik farklı mesajlar veriyorsa ya da süreç net değilse, bu durumda iletişimde
tıkanıklıklar, yanlış anlaşılmalar ya da belirsizlikler ortaya çıkar.
- Şöyle bir durum hayal edin: Sınava çalışmak için ders notlarını aldığınız ve
sonra da kaybettiğiniz bir arkadaşınızla sınavdan sonra karşılaşıyorsunuz ve
size, "lanet olsun sınavda hiç birşey yapamadım!" diyor. Böyle bir
durumda aklınızdan geçebilecek olan düşüncelerden bazılarını sıralayalım:
- a)
Sınavı kötü geçmiş, anlaşılan çok kızgın. Sesinin tonu ve söyledikleri bunu
anlatıyor.
- b) Acaba bu bir suçlama mı? Defterini ben kaybetmiştim. Eğer beni suçluyorsa
acaba ne yapmamı bekliyor? Tekrar özür mü dilemeliyim, ona bir şekilde yardım
mı etmeliyim? Ne yapmalıyım?
- c) Belki de yalnızca sınavının kötü geçmesinden dolayı kızgın ve üzgün.
Suçlamıyor olabilir. Eğer böyle ise ne yapmalı?
- d) Onu dinleyip duygularını anlamaya çalışmak mı daha iyi olur, teselli edilmek
mi ister, yoksa ona bir bardak çay almamı mı tercih eder?
- Eğer arkadaşınız sizin yanınıza gelip "sınav berbat geçti, çok sinirliyim;
hadi birer çay al da içelim" deseydi, onun sizden ne beklediğini anlamakta
güçlük çekmez, mesajın ne olduğu üzerinde bu kadar düşünmezdiniz. Bu örnekte,
hem içerik, hem de süreç, mesajı net bir biçimde anlayabilmek için yeterli
değil.
- Bu gibi durumlarda karşınızdaki kişiye asıl söylemek istediği şeyin ne olduğunu
sormazsanız, söylenenleri kendi algıladığınız biçimde değerlendirirsiniz. Eğer
kendi algınız, karşınızdakinin vermek istediği mesaja uymazsa, bu algının
etkisiyle verdiğiniz tepki, o iletişim sürecinde bazı sorunlar yaratabilir.
Yine yukarıdaki örneği ele alın, arkadaşınız sizden bunu beklemediği halde
defalarca özür dilemeniz o andaki iletişimde gerginlik ve sıkıntı yaratabilir.
Etkili bir mesaj alışverişi için verilmek istenen gerçek mesaj açık olmalıdır.
- Eğer aldığınız mesaj size çok net gelmiyorsa, "söylemek istediğin şeyi tam
anlayamadım" gibi bir soru sorarak netleştirmeye çalışabilirsiniz. Ya da
"ben senin söylediklerini şöyle algılıyorum" diyerek mesajı nasıl
algıladığınızı karşınızdaki kişiye iletebilirsiniz.
- Algı, bilişsel fonksiyonlarla gerçekleşen bir süreçtir. Algılama
sırasında zihine gelen bilgiler bir takım süzgeçlerden geçirilir. Bu bilgilere
biçim verilir ve isimlendirilir. Nesneleri bile, varolan bütün özellikleriyle
oldukları gibi algılamayabiliriz. Algılama süreci sonunda belleğimiz algılanan
şeyin aslına uygun fotoğrafını değil, bir reprodüksiyonunu alır. Kısacası
algılama, kişinin geçmiş yaşantısından, gelecekle ilgili beklentilerinden ve o
andaki duygu ve düşüncelerinden etkilenen, kişiye özgü bir süreçtir. Hepimizin
kamerası birbirinden farklıdır. İşte bu nedenle kişilerarası iletişimde algı
farklılıkları ve bunların yarattığı sorunlarla sık sık karşılaşmaktayız. Bu
sorunları ilişkilere zarar vermeyecek düzeye indirgemek için, iletişim süreci
içinde duruma ve verilen mesajlara ilişkin hem kendi algımızı hem de
karşımızdakinin algısını netleştirmeye çalışarak, içeriğin ötesindeki süreci
yakalayabilmek önemlidir.
- 3- Kişilerarası iletişimde, tarafların verdiği mesajların sıralaması süreç
boyutunda ele alınması gereken bir konudur.
- İletişim süreci içinde bir mesajın ardından hangi mesajın geldiği etkileşimden
çıkarılan anlamı etkiler. Örneğin, bir karı?koca anlaşmazlığında erkek diyor ki
"karım dırdır ediyor, söyleniyor, ben de kulaklarımı tıkayıp bir köşeye
çekiliyorum ve gazetemi okuyorum". Kadın ise durumu şöyle anlatıyor:
"Kocam beni hiç dinlemiyor, sorunlarla ilgilenmiyor, kayıtsız bir şekilde
gazetesini okuyor. Ben de onunla konuşabilmek için durmadan söylenmek zorunda
kalıyorum."
- Bu örnekte erkek de kadın da kendi davranışlarını ve yaşadıkları çatışmalı
durumu bir neden?sonuç ilişkisi çerçevesinde yorumlayarak "bunlara sen
neden oluyorsun" mesajını vermekteler.
- İki kişi biraraya geldiğinde iletişim kaçınılmaz olduğuna ve bu, doğrusal
değil, dairesel bir süreç olduğuna göre kişilerarası ilişkilerimizde biraraya
gelip, birbirimizin farkına vardığımız anda, karşılıklı davranışlar zinciri
başlar. Davranış, akıl?duygu ve beden işbirliğinin bir ürünüdür.
Davranışlar tümüyle kişisel seçimlerdir. Bazen sağlıklı, bazen de sağlıksız
olabilirler. Ancak burada vurgulanmak istenen, mesajların niteliği ve içeriği
değil, bir mesajın mutlaka bir diğerini getireceği ve davranışların bir sırayı
izlediği gerçeğidir. Karşımızdakinin hangi sözünün ardından neyi söylediğimiz,
ya da onun hangi davranışının ardından neyi yaptığımız, süreci incelerken
önemle üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Bu nedenle yukarıdaki
örnekte olduğu gibi, ortada bir çatışma varsa etkileşimin ne şekilde yol aldığına
bakmak gerekir. Böyle bir anda kişiler alışılagelmiş davranış kalıpları içine
kilitlenmek yerine etkileşim sürecinin başına dönüp bu noktaya nasıl
geldiklerini birlikte araştırırlarsa problem çözümlenebilir.
- 4- Sözel olmayan iletişim yollarının kişilerarası ilişkilerdeki önemi
büyüktür. Sözel olmayan iletişim; duruş, bakış, mimikler; jestler; ses tonu
gibi ifade biçimlerini içerir.
- İletişimde sözel olmayan ipuçları en az sözcükler kadar, hatta zaman zaman daha
da etkili olabilmektedir. Bunlar bazen doğrudan mesaj vermek için kullanılır.
Örneğin, birine öfkeli olduğunuzu onun gözünün içine dik dik bakarak belli
etmeye çalışabilirsiniz. Bazen de sözel bir mesajı yorumlayabilmek için ona
eşlik eden sözel olmayan ifade yollarına dikkat edilir. Örneğin, "seninle
konuşmak istediğim şeyler var" gibi bir cümlenin ardında nasıl bir mesaj
olduğunu, bunu söyleyen kişinin kullandığı sözel olmayan ifade yollarını
(bakışı, ses tonu, mimikleri, duruşu, seçilen zaman) değerlendirerek
yorumlamaya çalışırsınız. Bu ifade, öfkeli bir tartışmanın başlangıcını da
gösterebilir, romantik bir konuşmanın ön hazırlığı da olabilir, o kişinin kendi
özel sorunlarını sizinle paylaşmak istediği anlamına da gelebilir.
- Davranış, kişilerarası ilişkilerde sözcüklerden daha fazla dikkate alınan bir
ifade aracıdır. Sözel mesajlar gibi, sözel olmayan mesajlar da kişiye ya da
duruma özgü algılandığı için yanlış yorumlanabilir.
- Örnek: bir erkek, eşine çiçek götürüyor. Eşi ise bu jesti kuşku ile karşılıyor
ve kocasının, itiraf edemediği bir suçu örtbas etmeye çalıştığı yorumunu
yapıyor. Bu algının ve yorumun oluşmasında birçok farklı etken rol oynayabilir:
- - Kocasının çiçek alma alışkanlığı yoktur.
- - Geçmişte kocasıyla benzer bir durum yaşamış olabilir.
- - Geçmişte başkasıyla benzer bir durum yaşamış olabilir.
- - Çevresinde böyle bir olaya tanık olmuş olabilir.
- Oysa kocası yalnızca içinden geldiği için çiçek getirmiştir! Karşımızdaki
kişinin davranışlarını algılama ve yorumlama biçimimiz onunla olan ilişkimizi
etkiler. Yukarıdaki örnekte, kadının kuşkucu yaklaşımında ve yorumlarında
ısrarlı olması ilişkide çatışma yaratabilir. Başka bir örnek vermek gerekirse;
çekingen olduğu için duygularını dışa vuramayan ve insanlardan uzak duran biri
çevresindekiler tarafından soğuk ve kibirli algılanabilir. Bu algıya bir
gerçeğe inanır gibi inanmak da o kişinin dışlanmasına, uzaklaştırılmasına neden
olabilir. Uzaklık devam ettiği sürece bu algı daha da pekişir. Ancak bu
algınızın gerçeği yansıtıp yansıtmadığını anlamak için o kişiye yaklaşıp
tanımaya çalışırsanız, gerçek duygularını öğrenme fırsatınız olur ve bunun
sonucunda algınız da değişir. Böylelikle ilişkinin biçimini değiştirme fırsatı
doğmuş olur.
- Herhangi bir durumu, nesneyi, sözel mesajı ya da bir bilgiyi gerçeğinden farklı
algılama durumuna, "algı çarpıtması" ya da "çarpık
algılama" adını veriyoruz. Bu durum, genellikle yetersiz veriyle yola
çıkıp çabuk sonuca vardığımızda ortaya çıkabiliyor. Sözel davranışın doğru
algılama için tek başına yeterli olmadığını daha önce vurgulamıştık. Aynı
şekilde, sözel olmayan ipuçları da doğru algılama için yeterli değildir. Çarpık
algılamalar hem kişinin kendisine, hem de ilişkilere zarar verebilir. Örneğin,
yetersiz verilerden yola çıkarak, çevrenizdeki kişilerden aldığınız mesajları
yanlış yorumlar ve "kimse beni sevmiyor" gibi bir sonuca varırsanız,
bu algının olumsuz etkisiyle kendinizi diğer insanlardan uzak tutabilirsiniz.
İlişkiye girmediğiniz için de sevgi alışverişinde bulunamazsınız. Bu durum
değişmediği sürece her geçen gün inancınız daha da pekişir ve sonunda
kendinize, kimsenin sizi sevmediğini kanıtlarsınız. Oysa başlangıçta bu,
gerçeği yansıtmayan çarpık bir algıdır. Ancak ona inanıp kendinizi insanlardan
uzak tutmanız sonucunda hem onlara hem de kendinize sevgi kanalını kapattığınız
için bu varsayım gerçeğe dönüşmüştür. Buna "kendini gerçekleştiren
kehanet" diyoruz. Tanımlamak gerekirse; kendini gerçekleştiren kehanet,
gerçeğin çarpıtılması sonucunda oluşturulan algının, zaman içinde gerçeği
etkileyerek değiştirmesidir.
- Çevremizdekileri tanımaya ve onların bize olan yaklaşımlarını değerlendirmeye
çalışırken algılarımızın gerçeği yansıtabilmesi için, farklı yollarla gelen
mesajlar arasından bazılarını seçmek yerine, olabildiğince fazla veri toplamak
daha sağlıklıdır. Ayrıca çevremizdekilerin de bizimle ilgili algıları ne
söylediklerimizle sınırlanmalıdır, ne de gösterdiklerimizle..Sözcüklerle beden
dilinin birbiriyle uyum içinde olması, birbiriyle çelişen değil, birbirini
tamamlayan mesajlar vermesi, çevremizdekilerin bizim için oluşturdukları
algıların gerçeğe daha yakın olmasını sağlayacaktır.
- BİR İHTİYAÇ OLARAK KİŞİLERARASI İLETİŞİM
- Dünyaya gelişimizle birlikte bir öğrenme süreci içine gireriz ve
ihtiyaçlarımızı karşılamak için keşfe çıkarız. Önce temel olan beslenme ve
doyma ihtiyacımızı karşılamak için anne memesini keşfederiz. Bu dönemde her ne
kadar kendimizi ve dünyayı bir bütün olarak algılasak da, ilk kişilerarası
etkileşimimiz başlamıştır. İhtiyaçlarımızı karşılamak için kendimizin dışındaki
bir varlıkla; anne ya da bir başka "bakıcı" ile etkileşime gireriz.
Bu dönem içinde, hepimizin çok iyi bildiği açık bir mesaj alışverişi vardır.
Çocuk, acıktığı zaman ağlayarak "acıktım" mesajını verir. Anne ya da
ona bakan kişi mesajı alıp, bunu çocuğun acıktığı biçiminde yorumlarsa onu
besler. Bu da anneden giden mesajdır. Doyurulan çocuk susarak anneye olumlu bir
geribildirim verir. Çocukta reflekslerle başlayan bu iletişim kurma becerisi
uygun davranışların öğrenilmesiyle gelişmeye devam eder.
- İlk bebeklik döneminde yeme eylemi ve bu eylemden zevk alma, çocuğun
yaşamındaki en önemli ihtiyaçtır. Kişilerarası iletişim ise bu ihtiyacın
karşılanması doğrultusunda bir araç olma önemi taşır. Ancak daha sonraki
dönemlerde, kişilerarası iletişimin kendisi bir ihtiyaç olmaya ve kendi başına
bir anlam kazanmaya başlar. Çocuk, ilk gelişim dönemindeki benmerkezci ve
edilgen konumundan yavaş yavaş çıkar. Artık dünyadaki herşeyin, onun
ihtiyaçlarını karşılamak için programlanmadığını anlamaya başlayacaktır. Bu
süreç içinde çocuk bazı hayal kırıklıkları yaşamak durumundadır.
- Örneğin, annesini ya da babasını her istediğinde yanında bulamaz. Hareket
yeteneği ve hareket alanı genişlemiştir ancak kendini koruma becerileri henüz
oluşmamıştır. Bedensel eylemi arttığı için, anne, baba ya da evdeki diğer
kişiler de çocuğun çevresel tehlikelerden korunmasını artık eskisi kadar
kontrol edememektedirler. Bu nedenle çocuk, zaman zaman çarpma, düşme gibi
nedenlerle canının acıdığını hisseder. Doymak, zevk almak gibi duyguların
yanısıra; yoksunluk, acı çekmek gibi duyguların da varolduğunu öğrenen çocuk
için dünya, yavaş yavaş kendi gerçeğini gösterir. Annesini ve babasını
kendinden bağımsız kişiler olarak algılamaya başlar ve istediklerini alabilmek,
ihtiyaçlarını giderebilmek için birşeyler yapması gerektiğini, edilgen değil,
etkin olması gerektiğini keşfeder. Farklı davranışların kişileri farklı
biçimlerde etkilediğini gördükçe davranışlarını şekillendirmeye, repertuarına
yeni davranışlar eklemeye devam eder. Örneğin, tuvalet eğitimi sırasında çişini
söylemesinin annesini sevindirdiğini, altını ıslatmasının da onu kızdırdığını
farkeder. Bu geribildirimler sayesinde insiyatifi kendi kendine davranış
başlatma ve yönlendirme özelliği gelişir. Bu dönemde ihtiyaçların karşılanması
ve bundan zevk duymanın yanısıra, ihtiyaçların karşılanması sırasında diğer
insanlarla etkileşim içinde olmak ve bu etkileşimden zevk almak da önem
kazanır. Zihinsel gelişimle birlikte, devam eden kişilerarası etkileşimler
içinde çocuk, diğer insanların da kendilerine özgü dünyaları olduğunu,
kendilerine özgü farklı algıları olduğunu keşfeder ve kendi buluşlarını onların
algılarıyla karşılaştırmaya başlar.
- Gelişimimiz boyunca, sürekli olarak çevremizdeki diğer kişileri gözlemleriz.
Nasıl olduklarını, bizi nasıl gördüklerini ve bize nasıl davrandıklarını
inceleriz. Bu keşifler sırasındaki kişilerarası etkileşim aynı zamanda bir
kişilerarası öğrenmedir. Yaşamımızı devam ettirmek ve içinde yaşadığımız
dünyaya uyum sağlamak için uygun davranış biçimlerini öğrenmeye çalışırız.
Erken yaşlarda bu davranışlar anne-baba yardımı ile, daha sonra da arkadaşlar,
öğretmenler ve diğer önemli kişilerin etkisiyle öğrenilir, geliştirilir. Toplum
tarafından genel olarak onaylanmış davranış normları davranışlarımızın
şekillenmesinde büyük önem taşır. Kendi algılarımızı diğer kişilerin algılarıyla
karşılaştırırken, bunların bizim için önemi olan kişiler tarafından onaylanması
ihtiyacını duyarız. Bazı gelişim kuramlarına göre, sosyal etkileşim, gelişimimizde
ve kimlik oluşumunda en önemli etkendir. Etkileşim sırasında kendimiz hakkında
çok şey öğreniriz.
- Diğer kişilerin bize nasıl davrandıkları, onların bizi algılayış biçimi
hakkında çok önemli ipuçlarıdır. Başkalarının bizi algılayış biçimi bizim
kendimizle ilgili düşüncelerimize şekil vererek kendimiz için oluşturduğumuz
benlik algısını etkiler. Benlik algımız ve kendimize verdiğimiz değer de
karşılıklı olarak birbirini etkiler. Eğer kişilerle nasıl bir iletişim ve
etkileşim içinde olduğumuz kendimiz için oluşturduğumuz imajı etkiliyorsa,
kendimize verdiğimiz değeri de kaçınılmaz olarak etkiler. Örneğin,
arkadaşlarınızın çoğu ile aranızın bozulduğu bir dönemde iseniz, kendinizi
sorgulamaya, yargılamaya daha yatkın olursunuz ve kendinize olan güveniniz daha
çabuk zedelenir. İlişkileriniz çok iyi gidiyor ise kendinizden hoşnut olmanız
daha kolaydır. Kişilerarası iletişim kişiye benlik algısını, kendine verdiği
değeri, kendine olan saygısını ve güvenini ölçme fırsatı verdiği için kişinin
yaşamının çok önemli ihtiyaçlarından biri olma özelliğini taşımaktadır.
- Eğer başkalarının bizi nasıl algıladığını bilmek bu kadar önemli ise, o zaman
bunu öğrenmenin en sağlıklı yolunu bulmamız gerekmektedir. Bu da kişilerden
dolaysız geribildirim almaktır. Hangi davranışlarımızın insanlarda hangi etkiyi
bıraktığını onlara sorarak hem onların bizim için oluşturdukları algıyı
netleştirebilme, hem de kendimizde değiştirmek istediğimiz bazı yönlerin
farkına varma olanağı bulabiliriz. Başkalarından kendimizle ilgili alacağımız
geribildirimler bizim benlik algımızı ve benlik saygımızı etkileyeceği için, bu
geribildirimleri aldığımız kişilerin, dürüstlüğüne ve açıklığına güvendiğimiz
insanlar olması önemlidir. Geribildirim bize aynadaki yansımamızı gösterir. Bir
bakıma, diğer kişiler bize bir ayna tutarlar. Aynaya hangi tarafınızı
gösterirseniz, o tarafınızın yansımasını alırsınız. Bu nedenle insanlardan
aldığımız geribildirim de onlara gösterdiğimiz yönümüzle ilgilidir. Kendimizi
olduğumuzdan farklı gösterirsek, bu onlarda çarpık algıların oluşmasına
yolaçar. Oysa gerçek benliğimizi gösterdiğimizde gerçeğin yansımalarını görme
şansımız olur.
- Kişilerarası iletişim birçok farklı ihtiyacın giderilmeye çalışıldığı bir yaşam
boyutudur. Bu ihtiyaçları; biyolojik, duygusal, düşünsel, sosyal gibi
birbirinden kesin çizgilerle ayırmaya çalışmak yerine, şöyle özetleyelim: Varoluşumuzun
tadını çıkarmak için başkalarının varlığını hissetmeye ihtiyacımız vardır.
- KİŞİLERARASI ALGININ İLETİŞİMDEKİ YERİ
- İletişim kurmanın ilk adımı karşımızdaki kişi için bir izlenim oluşturmaktır.
Bu izlenim, o kişiye olan davranış ve tepkilerimizi yönlendirir ve onunla olan
iletişimimizin niteliğini?niceliğini etkiler. İlk izlenimlerin oluşmasında,
daha önceden zihnimizde şekillenmiş olan şemalar önemli bir rol oynar. Şema;
nesneler, kişiler, olaylar, roller hakkındaki inanç ve duygularımızın
kategoriler halinde biriktirilerek organize edilmiş zihinsel örüntüleridir.
Zihin, sınıflamalar yoluyla çalıştığı için aldığımız her bilgiyi bir kategoriye
yerleştirme ihtiyacı duyarız. Örneğin, gözünüz kapalıyken birisi ağzınıza bir
nesne verse, önce bunun yenebilecek birşey olup olmadığını anlamaya çalışır,
yenebilir olduğundan emin olduktan sonra da hangi yiyecek sınıfına ait olduğunu
keşfetmek istersiniz. Yediğiniz şeyi daha iyi tanıyabilmek için, tad alma
duyunuzu kullanarak onu alt kategorilere yerleştirmeye devam eder ve sonunda
ona, ulaşabildiğiniz en alt kategorinin ismini verirsiniz.
- Örnek :
- NESNE------>YİYECEK------>MEYVE------>ELMA------>AMASYA ELMASI
- Sınıflandırma ve isimlendirme ihtiyacı, bellekteki bilgileri düzenlemek ve
koruyabilmek için duyulan bir ihtiyaçtır. Kendi deneyimlerimiz ve çevreden
aldığımız bilgilerin sınıflandırılması sonucunda gerek kendimize, gerek
çevremizdeki kişilere, gerekse genel olarak rollere ve olaylara ilişkin
oluşturduğumuz şemalar bizde beklentiler yaratır. Örneğin hayatınızda hiç
doktora gitmemiş olsanız da "doktor rolü"ne ilişkin şemanız, sizin
doktordan belli davranışlar beklemenize yolaçar. Ya da hiç yılan görmemiş
olmanıza karşın, yılan için oluşturduğunuz "tehlikeli hayvan" şeması
sizin yılanlardan aşırı derecede korkmanıza neden olabilir. Şaşkınlık duygusu
ise bu şemalara uymayan durum, olay ve davranışların yarattığı bir duygudur.
Örneğin anne?babanız sizin başarılı bir öğrenci olduğunuza ilişkin bir şema
oluşturmuşlarsa, sizden bu şemaya uygun davranmanızı beklerler. Başarısızlığınız
onlar için şaşırtıcı olabilir. Hiç bir kategoriye oturtamadığımız bilgiler için
de "tuhaf", "garip", "olağandışı" gibi sözcükler
kullanırız. Aslında bu da bir sınıflandırma çabasıdır.
- İlk izlenimlerin bu şemalardan etkilendiğinden söz etmiştik. Şemaların
etkisiyle oluşan beklentiler sonucunda ilk izlenimler bazı gizli önyargılar
taşıyabilir. Örneğin, "sarışınlar aptaldır" gibi bir şemanız varsa,
bu sizin sarışın biriyle ilk karşılaşmanızda onun için oluşturduğunuz izlenimi
etkileyebilir. Sosyal psikoloji araştırmalarında ilk izlenimlerin kişilerle
ilgili yorum ve beklentileri önemli ölçüde etkilediği bulunmuştur. İlk
izlenimlerin gücü elbette şemaların gücünden gelmektedir. Zihinsel şemalar
değişmeye oldukça dirençli olmalarına karşın değişme potansiyeline sahiptirler
ve yeni şemaların oluşması eskileri değiştirebilir. Kişilerarası ilişkilerde
iletişim devam ettikçe değerlendirme de devam eder. Buna bağlı olarak,
kişilerle ilgili algılar da zaman içinde değişebilir. Örneğin, boşanmak için mahkemede
biraraya gelen çiftler, bir zamanlar birlikte yaşama isteğiyle nikah salonunda
biraraya gelmiş kişilerdir.
- İlk izlenimlerin olumlu ya da olumsuz yönde değişebileceğini gözönünde
bulundurmak ve bunları gerçekçi değerlendirmelerle yeniden test etmek bize,
kişilerarası ilişkilerde daha dikkatli seçim yapma; daha az hayal kırıklığına
uğrama; daha esnek olma şansı tanıyacak, böylelikle de sağlıklı ve etkili
iletişimlere zemin hazırlayacaktır.
- Stereotipler
- Zihnimizin, algıladığı bilgiyi sınıflama ve adlandırma ihtiyacı, doğal olarak
bu bilginin genellenmesine ve basitleştirilmesine neden olur. İnsanların bu
biçimde sınıflanarak genel kategorilere oturtulması sonucunda ortaya çıkan
kalıplara "stereotip" diyoruz. Kadın-erkek, zenci-beyaz, yaşlı-genç,
Türk-yabancı, asker-sivil gibi kalıplar bunun örnekleridir. Genellemeler
bireysel farklılıkları algılamaya engel olabileceği için ön yargılara yolaçarak
kişilerarası iletişimi de etkiler.
- Stereotiplerle ilgili klasik bir çalışma 1932 yılında Princeton üniversitesinde
yapılmış ve yüz öğrenciden, çeşitli etnik grupları karakterize edecek
özellikleri bir listeden seçmeleri istenmiştir. Araştırma sonucunda, aşağıdaki
stereotipler ortaya çıkmıştır.
- Çinliler- batıl inançlı, tutucu, kurnaz
İngilizler- geleneksel, zeki, sportif
İtalyanlar- sanatsal, coşkulu, tutkulu
Japonlar- çalışkan, zeki, atılımcı
Zenciler- tembel, vurdumduymaz, batıl inançlı
- Stereotipler de değişmeye karşı dirençli, ancak değişme potansiyeli olan
şemalardır. Örneğin, 1930'lu yıllarda zenciler için oluşturulmuş olan olumsuz
stereotip, 1960'lardan sonra gerek sanatsal etkinlikler, gerek spor
etkinlikleri, gerekse bu insanlarla daha fazla etkileşime yolaçan diğer
fırsatlar sayesinde bir ölçüde de olsa değişmiştir. Şunu vurgulamak gerekir ki,
kültürel etkilerle kaçınılmaz olarak oluşan bu kalıplar çoğu zaman bireylerin
ve toplumların belleğindeki organizasyonu koruyarak, ayrıntılar içinde
dağılmaya engel olurlar. Ancak, kişilerarası iletişimde çarpık algılardan,
yanlış yargılardan kaçınmak için, stereotiplerin algı ve
değerlendirmelerimizdeki etkisini gözönünde bulundurmak gerekir. Eğer kişiler,
stereotiplerin etkisi ile agılama özgürlüklerini kısıtlarlarsa, bireyler
düzeyindeki etkileşimlerde karşılarındaki kişiye özgü gerçekleri gözden
kaçırabilirler.
- Kişilerarası algı, iletişimin temelini oluşturur. Algıların gerçeği yansıtması
için, şemaların gücünün farkında olmak ve bunların doğruluklarını sık sık test
etmek gerekir. Eğer kişilerarası iletişimde özenli değerlendirmeler yaparsak,
yeni bilgileri eski bilgi kategorilerine eklemekle yetinmek yerine, kişilerin
kendilerine özgü gerçeklerini yakalama şansımız olur.
- KİŞİLERARASI İLETİŞİMDE DİLİN KULLANIMI
- Piaget'nin zihinsel gelişim kuramına göre, çocuk erken gelişim dönemlerinde
benmerkezci bir bakış açısı içindedir. Kendisi dışındaki insanların da dünyayı
kendisi gibi algıladığını ve anladığını düşünür. Bu nedenle de
çevresindekilerden, onun kendine özgü dilini anlamalarını bekler. Her ne kadar
biz bunu çocukluk döneminin bir özelliği olarak değerlendirsek de, bu eğilimin
bir kısmı yetişkinliğe de taşınmakta ve kişilerarası iletişim sorunlarına zemin
hazırlamaktadır.
- Bu bölümde, kişilerarası iletişimin konuşma olarak adlandırılan sözel biçimi ve
bu iletişim sürecinde ortaya çıkan sorunlar üzerinde duracağız.
- Konuşma, kişilerarası iletişimde belli anlamlar yüklenmiş sembollerden oluşan,
dil dediğimiz bir sistemin kullanılmasıdır. İletişimi, mesaj alışverişinin
sürdüğü bir süreç olarak tanımlamıştık. İnsanlara özgü sözel iletişimde yapılan
da anlam alışverişidir. Aynı dili konuşan insanlar karşılıklı bir fikirbirliği
içinde belli anlamların yüklendiği çeşitli semboller ve sesler kullanırlar. Bu
semboller, dünyanın algılanmasında "kişilerarası bir ortaklık" kurma
ihtiyacı ile gelişmiştir. Dilbilimciler, dil ve dilin temsil ettiği gerçek
arasındaki ilişkiyi "harita" ile "bölge" arasındaki
ilişkiye benzetirler. Burada bölge gerçeği temsil ederken, harita da bu gerçeği
sembolize eden anlamların yüklendiği bir araçtır. Dilin kendisi bir gerçek
olmadığı, yalnızca anlam sembollerinden oluşan bir sistem olduğu için de
kişilerarası ilişkilerde dilden kaynaklanan bazı sorunlar yaşanmaktadır.
- Sözcüklere baktığınızda genellikle sözcüklerin çoğunun birden fazla anlamı
olduğunu görürsünüz. Kaldı ki sözcüklere yüklediğimiz anlamlar için sözlükler
de bazen yetersiz kalır. Sözcükler hakkında gerek kendi deneyimlerimiz, gerek
başkalarının deneyimleri yoluyla bazı duygular, düşünceler ve yorumlar
oluştururuz. Örneğin, "anne", "savaş", "başbakan"
gibi sözcükler kişiler için sözlükteki karşılıklarını aşan anlamlar taşır. Eğer
"anne" sözcüğünün sizin içinizdeki anlamı "sıcak",
"şefkatli", "koruyucu" gibi nitelemeler içeriyorsa, anne
sözcüğü sizde olumlu duygu ve düşünceler çağrıştırır. Bu durumda, birisinin
size "anne gibisin" demesi hoşunuza gidebilir. Oysa "anne"
sözcüğü için "uzak", "soğuk", "eleştirici" gibi
olumsuz nitelemeler taşıyan bir algı oluşturmuşsanız, bu sözcük sizde olumsuz
duyguları çağrıştırabilir ve "anne gibisin" benzetmesine
öfkelenebilirsiniz. Anne ile hiç deneyimi olmamış birisi içinse bu sözcük
hiçbirşey ifade etmeyebilir.
- Sözcüklere yüklenen anlamlar kişiden kişiye değişebileceği gibi, aynı kişi için
anlamların niteliği ve yoğunluğu da deneyimlere bağlı olarak değişebilir.
Örneğin, savaşın içinde yaşamış biri için "savaş" sözcüğüne yüklenen
anlamlar ve bu sözcüğün uyandırdığı duygular savaş öncesine göre çok farklı
olabilir. Kısacası sözcükler ve ifadeler, onları kullanan kişilerin kafasında
dilbilimsel anlamlarını aşan anlamlarla donatılmışlardır.
- Kuşkusuz zihnin işleyişi gibi, dilin kendi doğası da, sınıflandırmaları ve
genellemeleri gerektirir. Ancak sözcüklerin yalnızca genellenmiş semboller
olduğunu ve bu sembollere verdiğimiz anlamların da o ana kadar
öğrendiklerimizle ve deneyimlerimizle sınırlı olduğunu unutursak bazı sağlıksız
yargılara varabiliriz.
- Örnek :
- "Bütün
kadınlar zayıftır"
"Bütün erkekler bencildir"
"Sen sorumsuz bir insansın!"
"Bu ne korkunç bir müzik!"
- Aslında mükemmel bir sözel iletişim biçimi yoktur, çünkü dilin kendisi bir
genellemeler sistemidir ve yetersiz bir iletişim aracıdır. Bu nedenle kişi,
yaşama ilişkin varsayımlar oluştururken, dilin genelleme tuzaklarına düşerek
yanılgıya uğrayabilir. Buna paralel olarak, konuşulanı anlama da ancak çeşitli
olasılık düzeylerinde gerçekleşebilen ve hiç bir zaman tamamlanamayan bir
süreçtir. Sonuç olarak, dilin yetersizlik özelliği kolaylıkla kişilerin
birbirlerini yanlış anlamalarına yolaçabilir. Kişiye düşen ise, hiçbirşeyin tam
ve mükemmel olmadığı dünyada, varolanı kendi adına daha iyi kullanmak; başka
kullanıcıların ve kullanım farklarının olduğunu da unutmamaktır.
- Sözel İletişimde Dinlemenin Önemi
- Dinlemek, mesaj alışverişinde çok büyük önem taşıyan bir süreçtir. Çünkü
zamanımızın büyük bir bölümünü mesaj vermekten çok almakla geçiririz. Alınan
mesajı sonuna kadar dinlemeden değerlendirmeye ve sonuca varmaya çalıştığımızda
da iletişim sorunlarıyla karşı karşıya kalırız. Bazen de dinlediğimizi sanar ya
da dinliyor gibi görünürüz ancak bu sürenin büyük bir bölümünü zihnimizde
uyanan çağrışımlara ve karşımızdaki kişiye/kişilere söyleyeceğimiz şeylerin
hazırlığına ayırırız. Aslında düşünme hızı konuşma hızından çok daha fazladır.
Bu nedenle, bir konuşma sırasındaki sözcük aralarında ve duraklamalarda
düşüncelerimiz küçük gezintilere çıkabilir. Gezintiler kısa olduğu sürece
konuyu yakalama şansı vardır. İletişimde problem yaratan, uzun ya da dönüşü
olmayan gezintilerdir. Anlamanın ancak çeşitli olasılık düzeylerinde
olabileceğini vurgulamıştık. Bu olasılığı arttıran basamaklardan ilki dinlemektir.
- KİŞİLERARASI İLETİŞİMDE ENGEL YARATAN SAVUNMACI TUTUM ve BU TUTUMU ARTTIRAN
YAKLAŞIM BİÇİMLERİ
- Savunmacı tutumun en önemli nedenlerinden bir tanesi, kişinin doyurulmamış
kişilerarası ihtiyaçlarıdır. Benlik imajımızı doyum veren bir biçimde
oluşturabilmek için başkalarından destekleyici geribildirimler almaya
ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç karşılanmadığında bir kaygı duygusu oluşur. Bu
duygu bazen çok kısa sürer ve çözülür. Ancak, kaygının çözülemediği durumlarda
kişi başkalarıyla birlikte iken savunmacı bir tutum içine girer. Savunmacı
davranış kaygının ve korkunun temsilcisidir. Kendini, beden duruşu, yüz
ifadesi, hareketler ve sözel sinyallerle belli eder. Bu durum aynı zamanda
diğer kişilere de dikkatli olmaları için bir uyarı mesajıdır. Savunmacı tutumun
sergilendiği davranışlar çok çeşitli olabilir. Örneğin, içe kapanma, başka
şeylerle ilgilenme, küsme, bulunulan yeri terketme ya da sözel olarak kendini
savunma gibi. Bazen de savunmacı tutum kendini saldırgan bir kılığa bürünmüş
olarak gösterir.
- Savunmacı Tutumu Artıran Yaklaşım Biçimleri
- 1. Dinleyen tarafından eleştiri ya da yargılama olarak algılanan
değerlendirmeler savunma davranışına yolaçabilir. Örneğin, herhangi bir
sorunu dile getirirken açık ya da kapalı olarak genellikle "sen"
sözcüğü ile başlayan ifadeler kullanıyorsanız, karşınızdaki kişide olumsuz ve
savunmacı bir tepki gelişir.
- Örnek:
- "Yeterince
açık konuşmuyorsun"
"Beni hiç anlamıyorsun"
"Doğruyu söylediğine inanmıyorum"
-
Bu ifadeler karşıdaki kişinin duyguları ve düşünceleriyle ilgili yorumlardır ve
şu mesajı verir:
"Ben senin duygu ve düşüncelerini senden daha iyi biliyorum".
- Oysa, "ben" sözcüğü ile başlayan ifadeler savunmacı tutumu azaltarak
iletişimin daha sağlıklı olmasına yardımcı olur. Örneğin, "Yeterince açık
konuşmuyorsun" yerine, "Söylemek istediğin şeyi anlayamıyorum"
ifadesini kullandığınızda, hem karşınızdakini anlamak istediğiniz mesajını
vererek kendinizi net bir biçimde ifade eder, hem de o kişinin savunmaya
geçmesine yol açmamış olursunuz. Ya da "Beni hiç anlamıyorsun"
yerine, "Senin tarafından anlaşılmadığımı hissediyorum" diyerek, o
kişiye tutumuyla ilgili geribildirim verebilirsiniz. Böylelikle hem kendi
duygunuzu söyleme, hem karşınızdaki kişiye ayna tutma, hem de savunmacı
tutumdan uzak durma şansını yakalarsınız. "Ben" ile başlayan
ifadeler, tümüyle sizin kendinize ait duygu, düşünce ve algılarınızı yansıttığı
için karşınızdaki kişinin suçlamaya girişmesi olasılığı da düşüktür. Eğer bütün
çabanıza karşın bir suçlama ya da eleştiriyle karşı karşıya kalırsanız da,
"Ben böyle hissediyorum", "Bunlar benim düşüncelerim",
"Ben bu şekilde algılıyorum" diyerek, bunların genel doğrular değil,
kişisel duygu ve düşünceler olduğunu ve bunların sorumluluğunu aldığınızı
gösterebilirsiniz.
- Bazen de kullanılan ifadeler karşıdaki kişiyi yargılayıcı niteliktedir.
- Örnek :
- "Bu
tutumun senin kayıtsız bir insan olduğunu gösteriyor"
"Bu ne düşüncesizlik!"
Yargılayıcı ifadeler karşıdaki kişinin uzaklaşarak geri çekilmesine neden
olabileceği gibi, karşı saldırıya geçmesine de uygun bir zemin hazırlar.
- 2. Ayrıca "neden" sözcüğünün kullanıldığı bazı sorular da
savunmaya yolaçabilmektedir. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, bazı
sözcüklere, sözlük karşılıklarını aşan anlamlar yüklenmiştir. "neden"
sözcüğü de bunlardan biridir. Aslında bu sözcük, içerik olarak birşeyin
nedenini öğrenme isteğini belirten bir merak ifadesi ve sembolüdür. Ancak,
kullanıldığı ortama göre farklı mesajlar iletebilmektedir. Örneğin "Neden
beni aramadın?" sorusu karşıdaki kişinin aramamasının gerçek nedenini öğrenme
isteğinden çok, ona aramadığı için kızgın olduğumuz mesajını verir.
Kişilerarası iletişimde bu sözcüğe, sözlük anlamının yanısıra hesap sorma
anlamı da yüklenmiştir. Kullanımda bu anlamıyla daha sık karşımıza çıktığı
için, "Neden" sorusu savunmacı tutumu arttırabilmektedir. Bunun
yerine "Ne oldu da beni aramadın?" diye sormak, o kişiyi savunmaya
geçmek yerine, gerçek nedeni söylemeye yönlendirebilir. Ya da "Neden
gülüyorsun?" yerine "Seni güldüren ne oldu?"; "Neden bu
soruyu sordun?" yerine, "Sana bu soruyu neyin sordurduğunu merak
ediyorum" şeklindeki ifadeler savunmacı tutumu azaltabilir.
- Eğer karşınızdaki kişiye ona kızdığınızı, kırıldığınızı ya da gücendiğinizi
ifade etmek istiyorsanız, bunları yargıların ve yorumların ardına saklamadan ve
"neden" sorularının içine sıkıştırmadan dolaysız yoldan söylemeyi
deneyebilirsiniz. Bu tutum, sizi ve karşınızdaki kişiyi dilin tuzaklarına
düşmekten, içerik?süreç çelişkilerinden, yanlış anlaşılmalardan koruyarak
iletişimin netleşmesini sağlayacaktır. Kişiler dolaylı mesajlara başvurdukları
sürece hem asıl söylemek istedikleri şeyi söyleyememe, hem de bunlardan zarar
görme riski artmaktadır. "Sen çok sorumsuz bir insansın" yerine,
"Söz verdiğin saatte gelmediğin için sana çok kızdım" demek, kızgınlık
duygusunun dolaysız ifadesidir. Duygu ne kadar olumsuz ve ne kadar yoğun olursa
olsun, açık bir biçimde ifade edilmesi, dolaylı duygu ifadelerinden çok daha az
savunma yaratır. Ayrıca karşıdaki kişiye tutulan aynanın daha net olmasını,
kendi davranışlarının sizin duygularınızı nasıl etkilediğini açıkça görmesini
sağlar. Dolaylı geribildirimler sihirli aynalar gibidir. Hiç bir zaman gerçek
görüntüyü yansıtmazlar. Elbette dolaysız ve açık geribildirim vermek her zaman
kolay değildir. Sizin duygularınızı açıkça söylemeniz karşınızdaki kişinin
bazen hoşuna gitmeyebilir. Bu, kilosundan hoşnut olmayan bir insanın, kendini
ince gösteren bir aynaya bakmayı tercih etmesi gibidir. Ancak şunu da unutmamak
gerekir ki; doğru aynalar kişiye değiştirebileceklerini değiştirme,
değiştiremeyeceklerini de kabul etme fırsatı verir.
- 3. Sözel ifadelerin yanısıra, alaycı yüz ifadesi, iğneleyici ses tonu, sert
el kol hareketleri gibi sözel olmayan ifadeler de savunmacı tutuma yol
açabilir.
- 4. Eğer dinleyici, verilen mesajı "kontrol etme" ya da
"yönlendirme" çabası olarak algılarsa savunmaya geçebilir. "Size
biraz daha dikkatli olmanızı öneririm"; "Söylediklerimi uygulamak
senin yararına olacaktır" gibi ifadeler bu şekilde algılanma olasılığı
yüksek olan ifadelerdir. Etkileşimde verilen mesajlar,
"yönlendirilme", "eleştirilme", "değerlendirilme"
olarak değil de, "durumu tanımlama" ve "problem çözme"
çabası olarak algılanırsa, savunma girişimleri azalır. Örneğin,
"İlişkimizde senden kaynaklanan bazı sorunlar var, bunları konuşalım"
yerine, "İlişkimizde bazı sorunlar yaşadığımızı hissediyorum ve konuşmak
istiyorum" diye söze başlamak, karşıdaki kişiyi konuşmaya çekebilir.
- 5. Kişi kendisine kayıtsız kalındığı, dikkate alınmadığı mesajını alırsa, bu
da savunmacı bir tutum yaratır. Çünkü herkesin, kendisine değer verildiğini
hissetmeye ihtiyacı vardır.
- 6. Mesajı veren kişinin üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştığı algısı da
dinleyicide öfke ya da yetersizlik duyguları yaratarak savunmayı arttırabilir.
- 7. Düşünce esnekliği olmayan, kendi bakış açısında direten bir tutum,
dinleyiciyi savunmacı bir davranış geliştirmeye yönlendirebilir. Örneğin,
"Kırılmaya hiç hakkın yok, böyle davranmak için haklı nedenlerim var"
şeklinde bir ifade dinleyicide otomatik olarak olumsuz bir etki yaratacaktır.
Oysa esneklik ve karşılıklı anlama çabasının olduğu etkileşim süreçlerinde
savunma eğilimi daha azdır. "Senin aslında çok kırıldığını anlıyorum,
ancak izin verirsen ben de sana neden öyle davrandığımı anlatmak
istiyorum" ifadesinin dinleyici üzerindeki etkisi çok daha olumludur.
Çünkü bu, karşıdaki kişiye onu anladığınız ve duygularına önem verdiğiniz
mesajını iletir.
- Araştırmalara göre, kişilerarası güven ile destekleyici, kabul edici bir
ortamın birleşmesi sonucunda savunmacı tutum azalmaktadır. Savunmacı tutumun
azalması da kişilerarası güvenin artmasına ve kişilerarası iletişimin sağlıklı
yürümesine katkıda bulunacaktır.
- YAKIN İLİŞKİLERDE KİŞİLERARASI İLETİŞİM
- Buraya kadar kişilerarası ilişkilerdeki iletişimden genel olarak söz ettik. Bu
son bölümde ise, iletişimin özellikle yakın ilişkilerde önemli olan bir boyutu
üzerinde duracağız: Duygu alışverişi. Kişilerarası güvenin ve yakınlaşmanın
oluşmasında en önemli etkenlerden biri de karşılıklı duygu alışverişine
girebilmektir. Duygu alışverişi yalnızca sevgi, hoşlanma gibi olumlu
duyguların paylaşılması değil, aynı zamanda öfke, endişe, kırgınlık gibi
olumsuz duyguların da paylaşılabilmesi anlamına gelir.
- Bazı kişiler için olumlu duyguların dile getirilmesi daha güç iken, bazıları da
olumsuz duygularını açmakta güçlük çeker. Eğer kişi, bu güçlüklerden herhangi
birini ya da her ikisini birden yaşıyorsa, bunun üstesinden gelmek için kendi
kendine çaba gösterebilir ya da bu konuda yardım isteyebilir. Çünkü, duyguların
dolaysız ve dürüstçe ifade edilebilmesi, yakın ilişki kurmaya yardım eden en
önemli becerilerden bir tanesidir. Yakın bir ilişkide kızgınlık duyguları
kadar, hoşlanma ve beğeni duygularının da dile getirilmesi, duygu dengesinin
korunmasını sağlar. Zaten bir ilişkiyi "yakın ilişki" olarak
tanımlayabilmek için bu gereklidir. Yakın ilişki birçoklarının düşündüğü gibi
yalnızca olumlu duyguların çok yoğun yaşandığı ilişki değil, kişilerin
kendileri olabildikleri ve kendilerini açıkça ifade etme özgürlüğü
bulabildikleri ilişki biçimidir.
- Benliğimiz bize ait olan özel birşeydir. Yakın ilişkilerimizde de kendimize
saklamak istediğimiz özel duygular olabilir. Bu nedenle, kendimizi yakın
hissettiğimiz kişiye iç dünyamızın tümünü göstermek zorunda değiliz ama
gösterdiklerimiz gerçekten bize ait olmalıdır.
|
|
|
|

|
|